Heyecanımızın günbegün yükseldiği doğrudur ama olanları anlatmamız gerekiyor ki bilinsin yaşananlar. Kafamızı anca toparlayabildik, bilgisayarlarımızın başında anca soluklanabildik. Artık uzunca bir yazı yazma zamanıdır.
Malum 30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece, yaklaşık 3 bin masum göstericiyi, bu devletin polisi öldürmeye kastetti. Bilinçli bir şekilde, art niyetli bir şekilde oradaki insanlara saldırdı. Orada çok fazla tanıdığım vardı o gece. Gecenin akşamında ben de oradaydım fakat eve dönmek durumundaydım. O meydanın güzelliğini bir görseydiniz dostlarım, insanın içi içine sığmıyordu birlik beraberliği gördükçe.
Elim telefonuma gitti, O’da oradadır diye düşündüm. Mesaj atayım dedim. Ama atmadım. O, ben eve döndükten sonra mesaj attı bana. Oradaymış. Niye mesaj atmadın dedi, sabahlardık burada dedi. Oturup ağlayasım geldi. Ertesi akşam için sözleştik. O gitmişti, herkes ölmeye devam ediyordu. Belki de artık öyle olmazdı. O, gel diyordu bana. Zaten gidecektim oraya ama böylesi başka bir şey oldu. Her heyecan birbirine karıştı. Neyse konumuz bu değil.
Sabah sosyal medya üzerinden haberler akmaya başlayınca, tüm gün yerimde duramadım. Ne iş yapabildim ne de iş yaptırdım. Bir an önce sokağa çıkılmalıydı bana kalırsa, herkes işi gücü bırakmalı, orada yapılan direnişe katılmalıydı. Ama tabii ki böyle olmadı, kapitalizm can yakıyor dostlar. Mecburduk, bekledik.
Akşam arkadaşlarla haberleşip Kabataş’ta buluşma konusunda anlaştık. Metro’nun Taksim’e gitmediğini gözönüne aldım, Mecidiyeköy’de acil durumlar için Renie ve su temin ettim. Mecidiyeköy’den Taksim’e tek başıma yürüyüşe geçtim. Yol boyunca insanların da Taksim’e aktığını gözlemledikçe öyle şevklendim ki, içimden şu dizeleri mırıldanmadan edemedim; ‘Akın var, akın!’ (Gerisini siz tamamlayabilirsiniz.)


Divan Otel’in önünde bekleyen kalabalığa karıştım. Sloganlar atılıyordu. Hem Gezi Parkı önünde hem de diğer kaldırım tarafında siper almış çevik kuvvetler bekliyordu. Sloganlar yoğunlaşınca her iki taraftan yoğun gaz bombası atıldı kalabalığa. Herkes kaçıştı, bir panik bir panik. Divan Otel’in dış asansörüne kendimi zor attım dibimde seken gaz bombasını görünce, yanımda bir teyze bir de genç kadın vardı. Beraberce indik otoparka. Onları orada sakinleştirip, hazırladığım solüsyonla yüzlerini yıkadık. Şişeleri onlarda bıraktım, dışarı çıktım oradan.
Şenlik daha yeni başlıyordu.
Taksim Meydanı’na bu kadar kolay ulaşacağımı düşünmedim. Hatta orada bir çevik kuvvet ile sohbet etme imkanım oldu. Gümüşsuyu tarafına inmemi, orada olayların daha sakin olduğunu söyledi. İstiklal tarafı hakikaten gözükmüyordu. Gaz içerisindeydi. Çatışmalar orada yoğunlaşmıştı ama Gümüşsuyu tarafında da gidince gördüm ki, ciddi bir kitle polisi zorluyordu.
Meydandan bir kaç kare;



Gümüşsuyu üzerinde yaklaşık bi 10bin kişi meydana çıkabilmek için ciddi bir direniş gösterdi yaklaşık 1 buçuk saat. Ama rüzgar o kadar ters esiyordu ki, atılan her gaz bombası üzerimize siniyor ve geri çekilmek durumunda kalınıyordu.
Orada arkadaşlarımla buluşup ara sokaklardan İstiklal Caddesi’ne ulaşmayı kararlaştırdık.

Orada O’nunla buluştuk. Sarıldı bana. O, bana sarıldı. Ne halde olduğumu merak ettiği gözlerinden anlaşılıyordu. Üstelik aylardır görüşmüyorduk, görüşmek istemiyordu. Orada bir şeylerin değiştiğini hissettim. Bakışlarında her şey bambaşkaydı. Tuttu elimden, yürümeye başladık.
O kadar kalabalık ki dostlarım. Aynı düzlemde 2 metre düz yürüyemiyorsunuz. Abartmıyorum, Mis Sokak’ın oradan, Dilek Pastanesi’ne kadar (ki bu mesafe yaklaşık 2 km) insan kalabalığı mevcut, ben böyle bir şey görmedim. Ben böyle bir kalabalık görmedim. Yürüyemiyorsunuz, adım atamıyorsunuz. O kalabalıkta, kaybettik birbirimizi ama daha sonra bulduk. Oraya ayrıca geleceğim.
Biz arkadaşlarımla beraber o kalabalığın en önüne ulaştık. Polisle çatışma sürüyor, sürekli kalabalığın üstüne, binalara, insanlara nişan alınarak gaz bombası atılıyordu. Dostlarım o kadar çok insan yanımızda yaralandı ki. Mimarlar Odası’nı revir haline getirilmişti. Yaralananları oraya taşıdık. Abartmıyorum 3 saatlik süre içinde yüzlerce gazdan etkilenen, onlarca da fiziki olarak yaralanan (ki bunların içinde kolu ve bacağı kırılan, yüzünde ciddi yaralar olan insanlar bulunuyordu) revire taşıdık. Gaz o kadar yoğundu ki, nefes almak çok zorlaştı bir süre sonra, geri çekildik o sokaktan. Biz geri çekildikçe, arkamızdan gruplar ön tarafa geçtiler. Böyle böyle direniş grupları oluşturuldu. Dinlenen, kendini iyi hisseden ön tarafa geçti. Yaklaşık 4 saat bu şekilde sürdü. 4 saat sonrasında, gece saat 1 de çevik kuvvet işi iyice abarttı ve ara sokaklara girerek yakın mesafelerden insanlara bomba yağdırdı. Sürükleyerek yere düşenleri apartmanlara, mekanlara taşıdık. Helikopter üzerimizden sürekli bomba yağdırdı dostlar, inanın böyle bir şey savaş ortasında yapılsa normal karşılanır. Mecburiyetten hiç tanımadığımız insanların evlerine konuk olduk bir süre. Dinlendik. Bu esnada O’nu buldum. Çok kötüydü. Gazdan ağlıyordu, sarıldı ayakta durmakta zorlanıyordu. Yüzünü omzuma bastırdı, omzumda gözyaşlarının oluşturduğu ıslaklık içimi yaktı. Mecburiyetten 2 saat kadar revirde kaldık. Orada ara sokaklar yatışana kadar bekledik. Dışarıda insanların çığlıkları geldikçe içim parçalınıyordu ama öyle bir şeydi ki hiçbir sokak boş kalmadı, boş kalmıyordu. İnsanlar gazın etkisi geçtikten sonra saklandıkları yerden çıkıyor, polisin bulunduğu noktalara doğru yürüyüşe geçiyordu. Böylesine birbirliktelik, böylesine doğal ve spontane gelişen bir halk hareketi daha önce gözlemlemedim, yaşamadım. İçimden taşan duygu ağlattı beni. O gece ağladım. Rahat rahat ağladım, düşündüm insanlarımızı ve ağladım.
Saat 04.30 gibi hem cadde hem de ara sokaklar sakinleşti, polis geriye çekildi. Kalabalık da liseye doğru geriye çekilmişti. İstiklal artık İstiklal değildi adeta, tanımadığım bir caddeydi. Yerler çamur, camlar kırık, ortalık ağır gaz altında. Adeta savaş sonrası harp meydanı. Video var ama yazıya ekleyemiyoruz. Sonra eklerim.
Sabahın ilk ışıklarıyla insanlar yine ara sokaklardan yürüyüşe geçtiler, barikatlar oluşturuldu. Böyle bir direniş beklemeyen çevik kuvvet afalladı diyebiliriz. Çok dirençli ve inançlı bir kalabalık vardı. Yıllardır süren faşizme karşı tek yumruk olabilmenin haklı sağlamlığıydı bu. Ve inanın bambaşka bir deneyimdi, o an tarihi bir gece yaşadığımızı biliyorduk. 31 Mayıs gecesi şanlı bir direnişin ilk tohumuydu. Kazanılan zaferin ilk ciddi adımıydı belkide.
Yorgunluk neticesinde evlere dağılma kararı aldık arkadaşlarla, dinlenip geriye gelinecekti. Başını omzuma koydu, gövdemde taşıdım onu. Gövdesi, gövdeme can oldu. Eminönü’nde ayrıldık. Onlar devam ettiler. Güneş yavaş yavaş yükseldi, yükseldi, içimi ısıttı.
Güzel şeyler oluyordu. Bu daha başlangıçtı üstelik, mücadeleye devam edilecekti. İnançla, hırsla!

Gördüklerim, anlattıklarım yanında çok azdır. Orada olup da yaşama imkanınız olsaydı, nasıl bir ortamda insanların nasıl kenetlendiğini, birbirlerini nasıl koruyup nasıl kolladıklarını, nasıl desteklediklerini, nasıl sahiplendiklerini ve haksızlığa, zulme, faşizme nasıl baş kaldırdıklarını, boyun eğmediklerini ve eğmeyeceklerini de görebilirdiniz.
Geç kalmadınız zira, direniş sürüyor. Direniş sürecek, devran dönene kadar.
